Mehmet Tahir İkiler

Eğitimci Hakkında
  • Uzmanlık Alanı
    Tiyatrocu

1964 yılında bir rivayete göre Adana, nüfus cüzdanına göre İstanbul’da dünyaya gelmiş. Siyah beyaz Türk filmlerinin en iddialı tragedyalarını aratmayacak derecede bir sanat aşkı ve sahneye dair kara bir sevdanın döngüsü içinde tiyatro kumpanyalarında kendini bulmaya çalışan bir çocuk. Hiç ummadığı bir anda karşısına çıkan ve tüm yaşamının Tiyatro turnelerinde geçmesini sağlayan,pos bıyıklı kaptan amca. Yanık mazot kokularının alın teriyle yıkanmış sahnenin rengi zifte çalan tahtaları üzerinde geçecek olan bir ömür. Alkış için gündüz üstünde en komik repliklerin atıldığı, uyku için akşam altında sarımtırak şilteler atılıp uykuya ev sahipliği yapan sahne altı rüyaları. Ustalarının tabiriyle, nafaka kazanılan o zifte çalan kara tahtalar, çadır tiyatrolarının yükünü çeken en değerli hazineydi ve oyuncunun sahne hayatına ister istemez yön veriyordu. Sahne altında yalnızlığına terk edilen kırık sandalyeler, renkleri toza çalan eski kostümler onun uyku öncesi oyun arkadaşlarıydı. Oyuncular rengi zifte çalan tahtaların üstünde oynamaya çıkarken onun sahne altında uyuma vakti gelmiş demekti. Annesi sahneye çıkmadan önce rengi zifte çalan tahtaların altına sarımtırak şilteyi serer ve uyuması için onu sahne altının şefkatine bırakırdı. Sahnede oyun devam ederken o şilteye uzanır ve tahtaların üzerinde oyuncular oynarken üzerine düşen toz parçalarını kelebek muamelesi yapıp yakalamak isterdi. Dökülen toz parçalarından o anda kimin sahneye çıktığını hisseder ve onun söyleyeceği replikleri ezberlediği için oyuncudan önce sözlerini tekrar ederek onları taklit ederdi. Ertesi gün içeriye serin hava girmesi için sabah ilk iş çadırın yan tenteleri yukarı kaldırılırdı ve oradan esen serin rüzgarlar kirpiklerine günaydın öpücüğü kondururlardı. En komik repliklerin oyuncuları güldürmediği günler kapıyı çaldığı zaman çadır tiyatrosunun toplanma vaktinin geldiğine işaretti. Acısıyla,tatlısıyla hayallerine ev sahipliği yapan seyyar gecekondu çadır tiyatrosu günleriydi.
Peki, bu çocuk sahnenin altındayken üstüne nasıl çıktı?
Anadolu’yu karış, karış gezen kumpanyalarında ya da cambazhanelerinde tel cambazlarının, hokkabazların, meddahların en keyifli tiratlarını çoğu zaman sahne altında, çoğu zamanda perde arkasında onları taklit ederek hayallerine yön verdi. Tabi bu arada sessiz ama sert bakışlarıyla onu takip eden kocaman geveze ipli kuklalar. Ailesi hayat şartları nedeniyle neredeyse karın tokluğuna sahneye çıkıyordu. Tiyatro yapabilmek ailesi için çok zordu çünkü gittiği şehirlerde tiyatro salonu yoktu ve onların şöhret albenileri olmadığı için salon olsada onu dolduracak hayranları hiç yoktu. Çoğu zaman düğün salonlarında ve ara sıra çay bahçelerine sahne kurulur üç naylon terlik fiyatına hayaller alınır üç beş alkış nispetinde en değerli hayaller satılırdı. Tiyatro kumpanyalarının oyunlarını şehre duyurmak için civar köylerden getirilen eşeğe tiyatronun en komiği ve emektarı ibiş amca ters biner ve elindeki kocaman hunisiyle şehri eşeksırtında bir baştan, başa dolaşarak oyunlarının reklamını yapardı. Duyduk duymadık demeyin bu akşam komik-i şehir ibiş amcanın başrolünü oynadığı iki kayıp kardeş oyunu filanca çay bahçesinde bu akşam saat sekizde başlıyor, yetişen seyrediyor, yetişemeyen seyredemiyor diyerek halkı davet ederdi… Kumpanyanın içinde çoğunlukta tek çocuk o olurdu ve annesi babası sahnedeyken kaybolur düşüncesiyle onu küçücük kulis odasına neredeyse iple bağlarlardı. Oyun süresince mahkûm olduğu kuliste arkadaşları duvarda asılı olan ipli kuklalardı. Kumpanyanın en sevilen kahramanları kuklalar yalnız kaldıkları kuliste o sert ve kıskanç bakışlarını onun üzerinden hiç ayırmıyorlardı. Sandalyede uzun bir süre oturup onların neden ona devamlı baktıklarının hesabını yapardı. Ayağa kalkar kuklaların yanına gider ve kafalarını başka tarafa çevirir ve ona bakmalarını engellerdi. Kuklaydı onlar ağızları vardı dilleri yoktu, ne istenirse onu yapıyorlardı. Onlar için üzüldüğü zamanlar kuklaların kafalarını çevirmez ve onların sır saklayacağını bildiği için hayallerini anlatırdı. En büyük hayali bahçesi olan bir ev hemen yanı başında bir okul ve arkadaşları… Hayallerinin gerçekleşmeyeceğini düşünse de anlatır, anlatırdı. Oyun sona erdiğinde oyuncular kulise döner kostümlerini çıkarıp hemen dışarı çıkarlardı. Ama annesi dışarı çıkmadan duvardaki kuklaları eline alıp iplerini tahtalarına sarar ve onları ikiye katlayarak rutubet kokan sandıklara yerleştirir kapağını kapatırdı. Hadi sarı oğlan çıkıyoruz dediğinde o çıkmaz ve kuliste bir süre kalıp onların sandıkta seslerini duymak için beklerdi. Akşam olup otele döndüklerinde onun aklı sandıklara tıkılan arkadaşlarında kalırdı. Onların ruh halini anlamak için kuliste kimse yokken o karanlık sandıklara girer bir süre beklerdi ve bu sayede naftalin kokusunun karanlıklardan esen bir mistik bir rahiyası olduğunu hissetmeye başlamıştı. Onlar gibi hissedip, onlar gibi düşünmeye çalıştığı günlerde hayatın değerini kukla arkadaşları sayesinde anlamış ve empati yapabilmenin ilk demesini kukla arkadaşları üzerinde denemişti. Bir gün tüm insanlar o kuklalar gibi perde kapandığında rutubet kokulu o sandığın içine gireceklerdi. Sahne arkasında duvarlara asılı olsalar da arkadaşlarının ellerini tutup hayallerinin en renkli sokaklarında onlarla birlikte gezer onları kıskanan gözlere bir güzel hava atardı. Öncesinde hayallerinin arkadaşları olan ipli kuklalar hızla geçen zaman içerisinde kumpanyalarında iş arkadaşı olmaya başladığında büyüdüğünü anladı. Hayal satan ailesine nazire yaparcasına üç on paraya hayal satıp bir anda girivermişti tiyatro dünyasına. İşim çok zordu biliyordu çünkü ülkesinde hayalbaz olmak yani meddah olmak hiç kolay değildi. Ailesi turnelerde çektiği tüm sıkıntılara rağmen seyircisi günden, güne azalan kumpanyalardan kopamamış ve karın tokluğuna çadır tiyatrolarında ömür tüketiyorlardı. O artık büyümüştü ve hayalleri de onunla birlikte büyümüş ve gelişmişti. Bir zamanlar tiyatroya saygı duyulan o coşkulu alkışları sahne altında dinlemiş ve o alkışlar üzerine hayallerini bina etmişti. Onun artık bir görevi vardı kumpanyalarının el üstünde tutulduğu o eski günleri geri getirmek için çok çalışmalıydı…O çocuk sahne altında uyurken rüyalarına eşlik eden alkışlar sayesinde bu günlere kadar geldi. O hayallerini gerçekleştirmek için çok çalıştı, çok didindi ve mesleğini doğru ellere altın bilezik olarak takabilmek zamanla yarıştı ve şimdi bugün bu kitap sayesinde yaşadıklarını sizlerle paylaşıyor…
O çocuğun yüreğindeki en büyük hayali, yerleşik bir ev ve bir tiyatroydu ben o hayallerin gücü sayesinde başarmıştım… 1994 yılında Ankara Başkent Tiyatrosunda göreve başladığımda kukla, karagöz, meddah ve ortaoyununu tıpkı geçmişteki ustalarım gibi sahneye koymaya çalıştım. Temaşa sanatına olan ilgisizliğin sebebinin hayal perdemizde değil seyircilerin bu sanat dallarından haberinin bile olmadığını gördüm. Halkımız hayatında bir kez dahi görmediği bilmediği sanat dalına elbette ilgisiz olurlardı. Temaşa sanatında işini hakkıyla yapan usta sayısının bir elin parmakları kadar az olması sebebiyle halkımız kendi öz sanatına yabancı kalmıştı. Türk tiyatrosundaki bu boşluğu doldurmak için hayalbazlara ihtiyaç vardı ve ben ancak Rabbimin bahşettiği yeteneği öğrencilerime aşılayarak bu boşluğu doldurabilirdim.
Tiyatro şemsiyemin altında usta çırak ilişkisi içinde gençlere öncelik vererek onların sahnede hakkıyla büyümelerini sağladım. Onlar büyüdü, sahnem büyüdü ve sahnemi öğrencilerim sayesinde repertuar tiyatrosu haline getirdim. Ustalarımın çırak yetiştirme konusunda ne kadar cimri davrandıklarını gözlerimle gördüğüm için tiyatromu bir baba ocağı haline dönüştürmeye gayret ettim. Burada yetişen öğrencilerim onlara gösterdiğim ilgi sayesinde evlatlarım haline gelmişti. Çadır tiyatrolarında ailemin bana gösterdiği şefkati bende onlara gösteriyordum. Üstüme düşen her sorumluluğu öğrencilerim sayesinde layıkıyla başardım ve son nefesime kadar gücüm yettiğince başarmaya devam edeceğim.
Kitabımın önsözü olarak sizlere bunları anlatmaktaki sebebim şudur ki beni, bende,ben yapan Sanat hayatımın gelişmesine imkan veren Ankara’ya ve tiyatroma günden güne renk ve güç katan öğrencilerime çok şey borçluyum.